Siyasi Tarihte Gençlik

mustafa-yurekli-siyasi-tarihte-genclik

MUSTAFA YÜREKLİ

Siyasal tarihimizde gençliğin rolü, diğer dünya ülkelerinde üstlendiği rolün ötesinde bir rol, dolayısıyla farklı bir anlam taşımaktadır. 19. yüzyıldan başlayan Osmanlı modernleşmesini ve Cumhuriyet Batıcılığını incelemek bile sözkonusu farkı anlamamızı sağlayacaktır.

Osmanlı Frenkleşmesi (Cumhuriyet döneminde batılılaşma, 1950’den sonra da modernleşme olarak adlandırılacak olan Batı etkisinde değişme) 19. yüzyılda kurulan ve Batı tipi pozitivist eğitim veren eğitim kurumları üzerinden gerçekleştirildi. Üniversite ve medya, Batı hesabına Müslüman gençliği öğüten değirmen oldular.

OSMANLI’DA GENÇLİK HAREKETLERİ

Tıbbiye, Harbiye ve Mülkiye olarak üç saç ayağı üzerine oturtulan Osmanlı yüksek öğrenimi üzerinden modernleşmek, bir yabancı projeydi, İngiliz projesiydi; İslam Devleti’ne karşı muhalif hareketler üniversitelerden kopan fırtınalardı. Tıbbiye, Harbiye ve Mülkiye’deki yabancı hocalar, eğitim alan cesur, zeki ve çalışkan çocuklarımızla özel olarak ilgilendiler ve beyinlerini yıkadılar. Osmanlı üniversite eğitimi için yurt dışına gönderdiği gençlerin hiç bir hayrını görmedi. Artık genç bürokratlar, genç devlet görevlileri ve genç şehirli aydınlar modernleşmenin öncüleri haline geldiler.

Osmanlı’da Batıcı siyaset, gençlerin yürüttüğü bir bürokratik akım olarak tarih sahnesine çıktı. Batıcı akımdaki sözkonusu gençlik olgusu adlandırılırken bile vurgu yapıldığı görülebilir. Batıcı siyasi hareket, kendini tanımlarken,  kendine Genç Osmanlılar ve sonrasında da Jön Türkler demeleri ve Fransızca genç anlamına gelen “jön” kavramını seçmesi tesadüfi değildi.

İngiliz ve Fransızlardan destek alan Genç Osmanlıların çalışmalarıyla I. Meşrutiyet diye adlandırılan modernleşme sürecine girilmiş oldu; Osmanlı’nın ilk anayasası olan Kanun-i Esasi ilan edilerek, Meclis-i Ayan ve Meclis-i Mebusan kuruldu. I. Meşrutiyet, toplumun İslam medeniyetinden çıkarılıp tamamen Batı uygarlığına geçirilmesiydi.

Anayasalı yönetime geçiş, İslam hukukunun yürürlükten kaldırılması anlamına geliyordu. En üst kurum haline getirilen Meclisi Mebusan ile Halife Sultan’ın iradesi sınırlandırılıyordu. Anayasa ve Meclisi Mebusan’ı savunanlar gayrimüslim vatandaşların ayrılıkçı hareketlerden vazgeçeceğini varsayıyorlardı; Balkanları kaybedince bütün bu tedbirler boşa çıkmış oldu.

Sultan II. Abdülhamit’in muhafazakar, savunmacı ve sıkı rejimine karşı mücadele veren Jön Türkler ve sonrasında kurdukları İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Partisi, 1908 II. Meşrutiyet devrimi ile Osmanlı modernleşmesi hedefine ulaştırıldı: Osmanlı Devleti tarih sahnesinden kaldırılıp yerine cumhuriyet ilan edildi.

İttihat ve Terakki’nin A kadrosu devleti Birinci dünya Savaşı’na sokup yenilerek Osmanlı’yı tarihten tasfiye etti ve Mustafa Kemal Atatürk öncülüğündeki B kadrosu da cumhuriyeti ilan etti.

Böylece Meşrutiyet’in amacının, Avrupa’da 1856 Paris anlaşması ve 1878 Berlin anlaşmasıyla kurulan masadan Osmanlıyı kaldırmak ve Avrupa’yı / dünyayı Osmanlısız yönetmekti ama aynı zamanda küçültülüp Anadolu’ya sıkıştırılmış İslam milletini Batı’ya eklemlemek, bağımlı ve güçsüz hale getirmekti.

Üniversitede beyinleri yıkanıp aldatılan Batıcı gençler, büyük değişimde ikbal ararken, medreselerde okuyan Müslüman gençliğe biçilen rol, Birinci Dünya Savaşı’nda, Çanakkale Savaşı’nda, yedi cephede ve Milli Mücadele’de kırılmaktı.  Mustafa Kemal ve arkadaşlarının örgütlediği Milli Mücadele hareketi içerisinde gençlik aktif olarak yer aldı. Nazım Hikmet, 1920’de Moskova’ya üniversite eğitimi almaya giderken medrese öğrencileri şehadete yürüyordu.

Böylece ülkenin geleceği, gençlik üzerinde oynanan oyunla belirleniyordu.

CUMHURİYET’TE GENÇLİK HAREKETLERİ

Gençliğin Cumhuriyet döneminde toplumsal yaşamdaki rolü Batılılaşmaya öncülük etmek olarak belirlenmiş ve Batıcı gençliğin önü açılmıştı. Gençlik artık kapatılan medreselerin dışında kalmış, medeniyeti yıkılırken başına gelen felaketi bile anlayamamış, modern okullarda seküler eğitim almaya başlamış ve Batıcı iktidar tarafından rejimin geleceği ve gelişmesinin en önemli unsuru olarak yüceltilmiştir.

23 Nisan ve 19 Mayıs gibi çocuklar ve gençlere bayram ilan edilmiş bir ülkede yaşamamız da işte Cumhuriyetin kurucu kadrolarının gençliğe verdikleri Batıcılığa öncülük etme rolüyle yakında alakalıdır. Atatürk’e göre gençlik kendisinin ve rejimin eksikliklerini giderek ve tehditler karşısında rejimi koruyacak olan en önemli sosyal gruptur.

Atatürk gençliğe öylesine güvenmiştir ki, Bursa Nutku olarak bilinen ünlü konuşmasında gençliğe gerekirse her türlü tehlikeyi göze alarak, her türlü fedakârlığı yaparak ve hatta gerekirse kendisine de karşı gelerek ülkenin Batının bir parçası olarak kalması, Batıcı rejimi sahiplenip koruması yönünde telkinde bulunmuştur.

İşte bu Batıcı idealist duygularla kurulan Cumhuriyet rejimi, 1920’ler, 1930’lar ve 1940’larda Türkiye’nin elini kolunu bağlamış, hiç bir sosyoekonomik ve kültürel gelişme göstermesini sağlayamamıştır. Bu Batıcı idealist kuşakların çocukları ve torunları ise, 1950’li yılların başında ve 1960’larda, bırakalım medeniyet değişiminin getirdiği zararları belirleyip ülkeyi doğru yola koymayı, Türkiye’nin demokratikleşmesine karşı çıkmış, laik, ulusalcı ve devrimci anlayışının oluşmasında etkili olmuştur.

1950’lerin sonlarında, Demokrat Parti’nin sivil demokratik bir iktidar özelliğinden çıkarak artık bir sivil diktatoryaya dönüşmesi bahanesiyle İstanbul ve Ankara’da üniversite gençliği ayaklandırılmış ve DP iktidarının yıkılmasıyla sonuçlanacak darbe sürecine giden olaylar başlamıştır. Üniversite gençliğinin, 1950 sonrasında daha sonra PKK’ya dönüşecek olan ulusalcı, sol devrimcilik adı altında darbe ortamı hazırlama rolünü üstlendiğini görüyoruz.

27 Mayıs ihtilali sonrası hazırlanan Batıcı 1961 anayasası ile de üniversitelerin yeniden yapılandırılıp iyice kontrol altına alınması ve sol örgütlenmenin serbest bırakılmasıyla siyasal yaşamda önemli bir olgu haline gelmesi sağlanmıştır. Planlama ve yeniden yapılandırmaya gidilen üniversitelerde Batı merkezli bilim anlayışıyla, seküler eğitim verilerek gençliğin bozulmasına, yabancılaşmasına ve yozlaşmasına yol açmışlardır.

Gençlik 1960 sonrası dönemde liberal ve milliyetçi ideolojinin, özellikle sol ideolojinin etkisinde birbirine karşıt bir biçimde örgütlenmiştir; bir kesimi Amerikan yanlısı, SSCB karşıtı, bir kısmı da SSCB yanlısı Amerikan karşıtı gösteriler düzenlemiş, yüzeysel bir Batıcılık, taklitçilik ve sloganik bir Batı/emperyalizm karşıtlığıyla ülkenin medeniyet değişiminden doğan bunalımına, sosyal, ekonomik ve siyasal alanda yaşadığı sorunlarına büyük bir duyarsızlık göstermiştir.

GENÇLİĞİN AŞIRI SİYASALLAŞTIRILMASI

1960’ların sonlarından başlayarak Türkiye’deki sağ ve sol gençlik örgütlenmeleri arasında demokratik sınırları aşan silahlı çatışmalar yaşanmıştır. 1970’lerde bu olaylar daha da vahim bir hal almış ve sağ-sol çatışmaları şiddetle artarken, aynı ideolojinin farklı fraksiyonları arasında da silahlı mücadele başlamıştır.

Üniversitelerden taşan Batıcı ve milleyetçi sol gençlik, şehirleri kana bulamış, bürokratik oligarşinin ekmeğine yağ sürüp istedikleri darbeleri kolayca yapmalarını sağlayan kanlı bir terör seferberliğine girmiştir.

Gençliğin siyasete katılımı ne kadar olumlu bir özellik ise, 1970’lerde gördüğümüz bu aşırı siyasallaşma ortamı da o kadar olumsuzdur; amacın gençliğin bilinçlenmesi olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Gençliğin üniversitede dünya düzenini ve İslam milletinin durumunu kavrayıp eleştirebilecek düzeyde bilinçlenmesi, doğru inanç, sağlam bilgi, sağlam düşünce ve erdemle temellendirilmiş siyasal kültür edinmesi ve milli bir siyasal kimlik kazanması gerekir. Üniversiteler, gençliğin doğru ve sağlıklı siyasallaşmasının önündeki en büyük engel haline getirilmiştir.

Genelde siyasallaşmadan bahsederken sosyologlar Amerikalı siyaset bilimci Robert Dahl’dan alıntılayarak dört aşamadan söz ederler. Bu aşamalar, ilgi duyma, önemseme, bilgi edinme ve eylemde bulunmadır. Bunlar demokratik bir siyasallaşma zincirinin dört önemli adımıdır. Batıcı sosyolojinin penceresinden bakıldığında bile gençliğin aşırı siyasallaştırılması yanlış bir politikadır: Çünkü gençliğin eylem aşamasının yasallıktan ve demokratik düzenden çıkması ve silahlı çatışmacı bir mücadeleye dönüşmesi durumunda aşırı siyasallaşma durumu gündeme gelir.

12 Eylül öncesi dönemi gençliğin aşırı siyasallaştığı bir dönem olarak nitelendirmek bilimsel açıdan doğru olacaktır. Bu dönemde gençliğin yasal çerçeveden ve demokratik düzenden çıkmasında tabii ki dış destekli oyunların ve provokatif söylemlerin de büyük etkisi olmuştur.

Bu nedenle gençleri suçlamak gibi bir kolaycılığa kaçmak yerine, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, 27 Mayıs’tan günümüze üniversitelerdeki tabloyu oluşturan iç ve dış nedenlere odaklanmak daha doğru olacaktır.

12 EYLÜL GENÇLİĞİ TARTIŞMASI

1970’lerin sağlıksız ve aşırı siyasallaşma ortamına tepki olarak tüm siyasallaşma yollarını askıya alan 1982 Anayasası ile de gençliğin siyasete katılması tamamen engellenmiştir.  Üniversitelerin yeni misyonu, bilinçsiz, apolitik kuşaklar yetiştirmektir; artık gençlerin ülke sorunlarına sahip çıkmaması arzulanmaktadır.

12 Eylül öncesinde, 1961 Anayasası’nın üniversitelerde sağladığı Batıcılık doğrultusundaki siyasallaşma ortamının değerinin bilinmediği düşüncesiyle 12 Eylül sonrası gençlerin ve hatta tüm sivil-sosyal aktörlerin siyasete katılımını engelleyen baskıcı bir anayasa ilan edilmiştir. Tüm siyasal partiler, sivil toplum kuruluşları, sendikalar kapatılmış ve demokrasiye dönülmesi sonrası da siyasal partilerin sivil toplum kuruluşları ve sendikalarla ilişki kurabilmesi hatta gençlik ve kadın kolları kurması engellenmiştir.

Bu baskıcı otoriter özellikler zamanla kısmen kaldırılmış ve Türkiye’de yeniden yarı demokratik bir düzene geçilmiştir.

Siyaset bilimi açısından ele alındığında depolitizasyonun 3 önemli nedeni vardır. 1.Aşırı gelişmiş zengin, refah düzeyi yüksek ülkeler ve gruplarda siyasete ilgisizleşme nedeniyle katılım azdır. 2.Çok fakir, geri kalmış, eğitimsiz gruplar ve ülkelerde kadercilik ve etkinlik psikolojisinden yoksunluk olmaması nedeniyle siyasete katılım düşüktür. 3. Siyasetin çok tehlikeli bir hal aldığı iç savaş, darbe gibi dönemlerde velilerin çocuklarını siyasetten uzak yetiştirmesi nedeniyle siyasete katılım düşer. Bu kuramla ülkemizdeki siyasal hayatı açıklamak ve anlamlandırmak mümkün değildir. Bu uyduruk kuram, “varoş semtlerinde oturan fakir-kaderci topluluklarda depolitizasyon 12 Eylül’den bu yana çok yaygınlaşmış ve aslında solun güçlü olması gereken bu bölgelerde neo-liberal siyasal İslamcı partiler önem kazanmıştır” teranesine dayanak yapılmaktadır.

1908 İkinci Meşrutiyet devriminden beri Anadolu’da İslam milleti Batıcı politikalarla ve “irtica” söylemiyle baskı altında tutulmaktadır. Müslüman aydınlar ve gençler, laikliğe aykırılık ve mevcut anayasal düzeni yıkmaya teşebbüsten dolayı sık sık yargılanıp zindana atılmıştır. Aynı gerekçeyle Milli Görüş partileri üst üste kapatılmıştır.

12 Eylül öncesi iç savaş döneminde canları yanmış ya da evlatlarını kaybetmiş, 12 Eylül’ün işkenceci, baskıcı dönemini görmüş olan milliyetçi ve solcu aileler, çocuklarını siyasetten uzak yetiştirmeye gayret etmiş olabilirler. Müslüman halk, bir an önce serbestliği sağlamak, demokratik şartlara kavuşmak için 1961 ve 1982 anayasa oylamalarına büyük oranda katılmıştır. Müslüman aileler, çocuklarını terör ortamının dışında tutmayı başardıklarından 12 Eylül öncesi ve sonrası yaşanan sıkıntılardan uzaktır.

Türkiye’de siyasi hayatı anormalleştirecek boyutta ne “yaygın fakirlik” ve “kadercilik” anlayışları vardır, ne de 12 Eylül travmasının Müslüman halkta yarattığı herhangi bir korku..  Müslüman gençlerin 1980’den bu yana siyasete katılımı oldukça yüksek düzeyde kalmıştır.

Türkiye’de siyasetin çarpıklığı, iki Batıcı partinin rekabetinde şekillenmesi ve İslam partisinin kurulmasının yasaklanmasından kaynaklanmaktadır. Sağ ve sol kutuplara ayrıştırılan siyaset, yapay gerilimlerle seçimler atlatmakta, Müslüman halkın gözünü boyamakta ve boş hayallerle oyalamaktadır.

Tıpkı Osmanlı’da meşrutiyet döneminde ve Cumhuriyet dönemi boyunca, özellikle 12 Eylül’den sonra, Müslüman gençlere karşı güçlendirmeye gayret ettiği ve Batıcı örgüt ve partilerin seküler modern Batı kültürünü toplumda yaygınlaştırılması gençliğin ülke sorunlarına sahip çıkmak yerine, dış güçlerin ve işbirlikçilerin elinde oyuncak olmasına yol açmıştır.

Bilgi’nin Denetlenmesi: Ansiklopediler

yüksel kanar 1

YÜKSEL KANAR

Kelimeler üzerine düşünmek insanı bilinmeyen dünyalara götüren, ilginç sonuçlara ulaştıran, dolayısıyla da olağanüstü zevk veren bir uğraştır. İki ayrı dildeki aynı kelimenin anlam olarak nasıl da birbiriyle tıpatıp benzeştiğini görmek insanı şaşırtır. Bu, bizi ister istemez ortak bir “insanlık” deneyiminin varlığı inancına götürür. İfadeleri ortak bu kelimeler, çok açık biçimde birikimsel bir insanlık kültürünün varlığını kanıtlar. İlk insandan bu yana, birikimler üst üste yığılarak bugünün toplam dünyasına ulaşıldığını anlatır. Ancak daha sonra kelime ve kültürler ideolojik anlamlara büründürülerek basit ve geçici çıkarlara kurban edilmiştir. Bu durumda artık “dilin büyüsü” bozulmuştur. O, ortak bir bilgeliğin farklı dillerde, çeşitli milletlerce ortak bir havuzdan içilen suyun muslukları olmaktan çıkarılmıştır.

Gerçekten de dil, bir tılsımdır; kelimelerin insan üzerindeki etkilerini yaşamımızın her alanında görebiliriz. Kullanmasını bilenlerin dilinde kelimeler, bizi çepeçevre kuşatır, bir büyü çemberi içine alıverir. İnsanı ağlatan da, güldüren de, mutlu ya da mutsuz eden de, kelimelerdir. Ne yazık ki günümüzde büyüsü bozulan dil, ideolojilerin oyuncağı olmuş, basit bir güç gösterim aracına dönüştürülmüştür. Elbette bilgi, güçtür; ama bugün seküler/maddeci kesimlerin eline geçtiğinden beri sömürgenin kaba ve ezici gücü haline gelmiştir.

Avrupa’nın kendi icat ettiği ve sonra da bütün dünyayı ona boyun eğdirdiği bir modernizm döneminde yaşıyoruz. Bu dönemin kendine özgü kaba maddi bilgisinde dünyanın önüne geçen Batılı anlayışta ağırlık, bilginin edinilmesi, değeri ve aktarılmasından, onun “kurulması”na, “üretilmesi”ne, hatta “imal edilmesi”ne kaydırılmıştır. Artık bilginin siyaseti öne çıkmış, onu kendisi olduğu için değil, “bilgiyi ellerinde tutanlar”ın çıkarları için kullananlara vurgu yapılmaya başlanmıştır. (Bkz. Peter Burke, Bilginin Toplumsal Tarihi, Tarih Vakfı Yurt Yay., 3. Basım, s. 9).

Halbuki asıl olan, bilginin kendisidir. Çünkü eşyanın “olduğu gibi” öğrenilmesi önemlidir. Eşyanın “olduğu gibi”, yani saf olarak, kendisi olarak öğrenilmesi, insani tarafımızı geliştirir, onarır ve yeniler, ama yapıldığı veya üretildiği gibi öğrenilmesi, onun kullanılmasına, istismar edilmesine yöneliktir. 19. yüzyıl bilgiyi, işgal ettiği geniş sömürge topraklarını elde tutmak için imal etmeye başladı. Bilgi, sömürgeciliğin işine yarayacak yeni kuramlarla yönlendirildi. Sömürgeciler ve onlarla birlikte çalışan Oryantalistler, bilginin üretilmesi ve tüketilmesini tekellerine aldılar. Elbette bilginin böyle bir kaba gücün emrine girmesi ve onun meşrulaşmasının aracı haline gelmesi, insanlığın çok büyük zararlar görmesi ve acılar çekmesine neden oldu. Bu bilgi Avrupa’da, çevreden merkeze akan büyük bir zenginliğin kaynağı haline geldi. Coğrafyaların ele geçirilmesinde, ele geçirilen o coğrafyada yaşayanların kategorilere ayrılmasında, üretilen bu bilgiden yararlanıldı. Daha doğrusu bilgi, bu amaca göre üretilmeye başlandı. Bilgi, artık bilgi değil, bir sömürü ve aldatmaca aracına dönüştü.

Belirli bir coğrafya esas alınarak üretilen bilginin tipik örneği Oryantalizm’in imal ettiği bilgidir. Foucault’nun “epistemolojik toplulukları”nı, büyük bir açıkhava laboratuvarının gerçek kobayları olarak görmek mümkün. Etki ve tepkiler hesaplanmış, bir toplumun şartlandırılmasının ve kendini güçlünün istediği şey olarak görmesinin bütün yolları ortaya konmuştur. Bununla insanlar oldukları değil, sandıkları varlıklar haline getirilmiştir. Açık coğrafi laboratuarda yer alanların, inandırıldıkları şey olmadığını anlamaları ya hiç mümkün olmamakta veya fark etmeleri çok fazla zaman almakta, dolayısıyla iş işten geçtiği için hiçbir şeye yaramamaktadır. Türkiye’deki Batıcılar ise, kendilerini Avrupalı sandıkları için, bunun farkına asla varamamaktadırlar.

İşte bu özelliğiyle “bilgi”, Batılının elinde felsefenin değil, sosyolojinin ve politikanın bir dalı ve konusu haline getirilmiş, toplumların ideolojik yönlendirilmelerinde kullanılan en önemli araç olmuştur. Bilgiyi ellerinde tutanlar, hegemonyalarını sürdürme konusunda en önemli avantajı ellerinde tuttuklarının farkındadırlar.

Her türlü üretilmiş bilginin yaygınlaştırılması ve meşrulaştırılmasında en önemli görevi ise ansiklopediler üstlenmiştir.

Ansiklopediler, kurumsallaşmış bilgiyi ifade ederler. Bu, bir bakıma dokunulmazlık kazandırılmış bilgidir. Hele hele kurumsallaşmış, milletlerle özdeşleşmiş ansiklopedilerin oluşturduğu delinmez zırh, içindeki bilgilere birer dogma özelliği kazandırmıştır. 19. yüzyıl kültür ve düşünce tarihçileri, Aydınlanma’nın önemli bir özelliği olarak gösterdikleri Ansiklopedistleri bu özellikleri ile öne çıkarırlar. Batı kültürünün bilimsel-seküler çerçevesini onlar hazırlamışlardır. Artık “bilgi”, kendisi için değil, oluşturulan ideolojilerin besin kaynağı olarak üretilen bir edim haline gelmiş ve yine bu gücüyle bütün dünyaya yayılmıştır. Bunun için, dünyayı ellerinde tutan ülkelerin, örneği nasıl bir dış politikaları varsa, bir de ansiklopedileri vardır. Fransızların Larousse, İngilizlerin Britannica ve Amerikalıların Americana’ları gibi. Dünyanın anlamlandırılması bu ansiklopediler çevresinde mümkün olur.

Bizim niçin bir ansiklopedimiz olmadı?

Elbet bizim de bir Türk Ansiklopedimiz vardı. Ancak, 1943 yılında İnönü Ansiklopedisi adıyla yayınlamaya başlayan ve 1951’de Türk Ansiklopedisi adını alan bu esere, gerçekten bizim ansiklopedimiz diyebilir miydik? Eğer Batı kültür ve tarihini içselleştirdiğimiz için, Batı’da hazırları varken ayrıca kendimize özgü bir ansiklopediye niçin gereksinim duyalım denecek olursa buna karşı söyleyecek hiçbir sözümüz kalmaz. Zaten bütün her şeyimizde olduğu gibi bu konuda da kılavuzumuz Batı olduğu için, Türk Ansiklopedisi’nin temel kaynakları Larousse, Britannica ve Brockhaus olmuştur. 1984’te 33 cilt olarak tamamlanan Ansiklopedi’nin günümüzde ise, neredeyse hiçbir kullanım değeri kalmamıştır. Böyle bir değeri olsaydı bile, adıyla müsemma olamayacağı açıktı. Bunu bir yana bırakalım, İslam’ı bile başkalarından öğrenip, Batı süzgecinden geçtikten sonra bize ulaşan bir İslam yeğlediğimiz için, yüzyıla yakın bir süre oryantalistlerce yazılan İslam Ansiklopedisi ile idare etmişiz. Neyse ki, bütün eksikliklerine, yetersizliklerine ve gerçek bir kişilik ortaya koyamamasına rağmen Diyanet Vakfı’nca gerçekleştirilen İslam Ansiklopedisi çalışması bu ayıbı belli bir oranda ortadan kaldırdı. (Acaba o da kendisini Batımerkezci/yetkeci anlayıştan kurtarabildi mi?)

Oysa sözcük anlamı ‘öğrenim çemberi’ olan Yunanca enkyklopaedia, Peter Burke’den öğrendiğimize göre, başlangıçta ders programları ile ilgili olarak kullanılıyormuş. Terim sonradan, ister yüksek öğrenim kurumlarındaki öğrencilere yardım etmek amacıyla, ister bunların yerine, bir çeşit ‘kendi dersini kendin öğren’ olanağını sunmak üzere, eğitim sistemiyle aynı biçimde örgütlenmiş kitaplara uygulanır olmuş (Burke: 102). İslam dünyasında da bu anlamla birebir çakışan Dairetü’l-Maarif (öğrenim dairesi) veya Muhitü’l-Maarif (öğrenim çevresi) terimleriyle karşılanıyordu. Bu dünyanın kelimeyi Yunancadan aynen almadığı, ama onunla aynı anlama gelecek şekilde, kendi diliyle ifade ettiğine dikkat etmemiz gerekiyor.

Peter Burke, ansiklopedilerin zaman zaman güncelleştirildiğini hatırlatarak başka şeylere yer açmak için kimi enformasyonun dışarıda bırakıldığını söylemektedir ki, aslında bunun anlamı, güncelliğini yitirmiş bazı bilgiler yanında, kullanım değerleri güncelleştirilecek bazı bilgilerin de bulunduğudur. Burke, “belirli amaçlar için Encyclopaedia Britannica’nın” kendi zamanındaki baskısındansa 1910-11’deki onbirinci basımına başvurmanın daha iyi olduğunu söyler. Demek ki o arada eskisinin yerine üretilen yeni bilgiler onu tatmin etmekten uzak. Ama Burke’nin geri kafalılığına karşı modern bilgi üreticileri için, bilginin kendisinin değil, yeni üretilmiş, modern halinin daha makbul olduğu ortaya çıkıyor böylece. Gerçekten de kullanım değeri olan bilginin önemli olduğunu, pratiğe aktarılamayan bilginin değersizliğini hepimiz kabul ederiz. Ancak Batılılar bu gerçeği, sadece kendileri için kullanım değeri olan bilgi olarak anlamışlardır.

Bilgide hazır şablonlar üretilmiştir. Bunun için kimsenin gerçek bilgiyi edinmek için büyük çabalar harcamasına gerek kalmamıştır. Bilgisayarlarda herkesin her konuda kolaylıkla ulaşabileceği hazırlanmış basmakalıp (şablon) bilgiler var. Buna ulaşmanın yolları da, daha çocukluklarından itibaren insanlara öğretilir hale geldi. Ulaşmanın yolunu bilmek, ulaşılacak şeyden önemli oldu. Bilgi değil, ona ulaşmanın yolları öğrenilirse işin gerisi kolay. Öyle ya, bilgi de günümüzde bir endüstri haline geldi. Onun da, tıpkı hazır elbise atölyeleri gibi, üretildiği mekânlar var. Usulünü bilirseniz, size hangi bilgiler lâzımsa onu kolayca bulabilirsiniz. Eğer istediğiniz bilgiyi kolayca buluyorsanız, onu elde etmek için uzun yıllar uğraşmaya ne gerek var?

Nitekim bugünün çocukları, evet okula gidiyorlar, ama orada bir şey öğrenmiyorlar. Artık akıllı tahtalar var; bilgisayarlarla ders görülüyor. Öğretmenlerin verdiği ödevler, adeta tekörnek olarak bu şablonlardan, kes yapıştır yöntemiyle hazırlanıyor: çoğu zaman öğrenci, yaptığı ödevi okumaya bile gerek duymadan bu yöntemle hazırlayıp ilgilisine sunuyor. Böylece “bilgi toplumu” içerisine girdiğimiz vehmiyle yaşamaya başlıyoruz. Zihinlerimizin, beyinlerimizin, hafızalarımızın masa başında üretilmiş fabrikasyon Batılı bilgilerle doldurulduğunun farkında bile olmadan.

Batılı bilgi üretimine özenerek biz de ansiklopediler çıkarıyoruz. Ama bizimkiler ya tercüme, ya da Batılı ansiklopedilerin bir kopyası. Bunun en büyük kanıtı da, bu bilgi çemberini, kendi medeniyet havzamıza ait Muhitü’l-Maarif veya Dairetü’l-Maarif yerine, Batı medeniyet havzasına ait Ansiklopedi olarak adlandırmamızdır. Bir gün Üniversite yerine Darü’l-Fünun’larımız olduğunda ve buradan yetişen kendi bilim adamlarımız çıktığında, o zaman bizim de kendimize ait bilgilerimiz olacaktır. Elbette kendi bilgilerimizi, o zaman, başkalarının ansiklopedilerinde değil, kendi Dairetü’l-Maarif veya Muhitü’l-Maarif’lerimizde biriktireceğiz.

Aksi takdirde kendimizi başkalarının bilgi tasallutundan kurtarmamız mümkün olmayacak.

 

Yedi İklim

Sayı: 315 / Haziran-2016

 

 

 

Oryantalistlerin Hz.Peygamber’e (s.a.v.) Düşmanlığı

ABDULLAH HASRET

Misyonerliğin ileri karakolu olan oryantalistlerin esasa gayesi, İslam’ın özünü teşkil eden esas kaynakları bulandırmak, Müslümanları inandıkları değerlere karşı tereddüt uyandırmak, onları şüphe girdabında boğmaktır.

Oryantalistler ihtilafları körükleyerek işe başladılar. Toplumlara hangi yol ve yöntemle gireceklerini öğrendiler. İslam medeniyeti, İslam kültürü gibi tamamıyla insanın istifadesine sunulmuş bir manzume karşısında şaşkına dönmüşlerdir; halbuki Batı almadan hiçbir şey vermez ve daima verdiğinin fazlasını alır. Oryantalistler arkeolojik kazı yaparken antik kentleri ve eserleri de çaldılar. 1250 yılında Papa’nın emri ile Paris’te Arapça kürsüsü kuruldu. Çünkü Yunan filozoflarının yazdığı eserler ancak o günlerde Arapçaya çevrilmiş metinlerde vardı.

Oryantalizm bir kültür istilasının atlama taşı olarak kabul edilebilirler zamanla da sistemleşmişlerdir. Çünkü tanımak, galibiyetin ve hâkimiyetin ilk şartıdır.

Louis Massignon’un, “ Onarlın her şeylerini tahrip ettik. Felsefeleri, dinleri mahvoldu. Artık hiçbir şeye inanmıyorlar. Derin bir boşluğa düştüler. Anarşi ve intihar için olgun hale geldiler.” ( Edward Said, Oryantalizm, S. 446) sözleri aslında neler başardıklarının da kanıtıdır.

Peygamberimizin isminin Muhammed olmadığı ile ilgili iddialar

Sprenger, Hersfild, Caetani, E. Dermenghem gibi oryantalistler Hz. Peygamber (s.a.v.)’in isminin Muhammed olmadığını; hatta gerçek isminin bile bilinmediğini iddia ederler. Peygamberler içinde hayatı en ince ayrıntısına dek bilinen tek kişi için bu iddia gülünçtür tabii. Ama amaç kutsal metinlerinde geçen efendimizin bu ismini (gerçek adının Muhammed olmadığını iddia ederek) bu hakikati ortadan kaldırmak istemelerinden başka bir şey değildir.

Mesela Caetani bir taraftan Kuran’a Muhammed (s.a.v.) isminin sonradan eklendiğini ileri sürerken diğer taraftan dedesi Abdülmuttalib’in ona doğduğunda bu ismi verdiğini (Caetani, Annali  dell-İslam, I/353) kitabında yazabilmektedir. ( Peygamberimizin dedesi tarafından adının Muhammed konduğuna dair, İ. İshak, 22, İ. Hişam, I/168, İ.sad, I/103. sayfalara bakılabilir.)

Oryantalistler o kadar tarafgirdirler ki bizzat İslam düşmanı oryantalistler bile bazen meslektaşlarını eleştirmekten geri kalmazlar: “Lammens herhangi bir rivayetin Kuran’a uyduğunu görürse onu Kuran’dan alınmış gibi göstermiştir.” ( E. Dermenghem, Muhammed’in hayatı, S.6 )  Henri Lammens için I. Goldziher ise “ Bu şahıs Kuran’a uyguladığı metodu kendi kutsal kitabına uygulasaydı, acaba İncillerden elinde geriye ne kalırdı?” demiştir.

Oryantalist Fr. Buhl, senetsiz ve kaynağı belli olmayan bir rivayetten hareketle, Hz. Peygamber (s.a.v.) çocuğunun birinin adı ile ilgili spekülasyon yapmak ister ama ilginç olanı “Oğullarının birinin tarihi şahsiyet olması muhtemeldir.” ( Fr. Buhl, İslam ansiklopedisi, Muhammed maddesi, VIII/454) sözüdür. Hakkında kaynağı olmayan bir iddia bulunan Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hangi oğlunu bulmuşsa, onu bir anda “ tarihi şahsiyet “ilan etmiştir bu oryantalist. Neden sadece o tarihi şahsiyettir çünkü onunla ilgili, kaynaksız ve delilsiz  de olsa, bir iddia ileri sürebilmiştir!

Aynı mantıkla Caetani’ de Hz. Peygamber  (s.a.v.) ile ilgili bir ithamda bulunur ve sonra bu iddiasını çürüten rivayetler için “ daha sonraki fikirlerin yansımasıdır.” ( Leon Caetani, İslam tarihi, I/389-390) diye sübjektif bir yorumda bulunur. Bu oryantaliste göre, efendimizi öven ve iftiralarına cevap veren rivayetler ” Muhtemel değildir, sonraki fikirlerin bir aksidir.” Ama İslam’a saldırı malzemesi olabilecek olan her rivayet sağlamdır, güvenilirdir. Dolayısı ile bir şeyin sağlamlığının ölçüsü ilmi bir takım kriterlere uyması değil, oryantalistlerin gönüllerindeki duygulara hizmet etmesi olmaktadır. Çürük temel üzerine inşa edilen bina nasıl yıkılmaya mahkûmsa, sağlam olmayan delil ve haberler üzerine bir takım görüş ve iddiaları bina etmekte öylece yıkılmaya mahkûm olacaktır.

Gerek Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) adı üzerinde gerekse çocuklarının isimleri üzerinde yapılan oryantalist iddiaların kaynaklarının değerlendirme, eleştirisi ve cevapları detayları ile Prof. Ali Osman Ateş’in Oryantalistlerin Hz peygamberle ilgili iddialarına cevaplar ( Beyan yayınları) adlı eserinde bolca bulunabilir. Eserde hadisi rivayet eden raviler gerektiğinde tek tek ele alınıp haklarında muhaddislerce yapılan cerh ve tadil’ler kaynakları ile belirtilmiş, oryantalistlerin taraflı alıntı ve yorumları tek tek cevaplanmıştır. Bu detaylara dalmadan konuyu özetlemeye devam edelim:

Oryantalistler Hz. Peygamber’in (s.a.v.)  Kuran’ı Tevrat – İncil’e bakarak yazdığını ileri sürer, oruç ve Cuma namazı- günü, kıblenin Kâbe’ye döndürülmesi gibi ibadet ve ritüellerin ehli kitaptan alındığını iddia etmektedirler.

Ellerindeki günümüzdeki kitapları ilahi kaynaklı olmayınca, ilahi kaynaklı ve bozulmamış tek kitap olan Kuran’a büyük bir kin ve garaz besleyen oryantalistlerin tüm bu iddiaları tamamen olayları maksatlı saptırmadan ibarettir. Güya kıble Yahudilerle aramız bozulunca Kudüs’ten Kâbe’ye çevrilmiştir. Hâlbuki Yahudilerle Müslümanlar arasında gerginlik 625 yılında başlamıştır. Kıble ise vahiy ile 623 yılında Kâbe’ye döndürülmüştür. Oruç ibadeti de yine eskiden beri bilinmekte idi ve hatta İslam’dan önce Kureyş’liler bile oruç tutmakta idiler. ( Abdullah Draz, Kuranın anlaşılmasına doğru, S. 167- 168, Buhari, II/226, Müslim, II/792, İ. Habib, Kitabul Muhabber, S. 319, İ. İshak, S.291, Taberi, Tarihul Ümem, II/483-484) Cuma günü ibadeti ise Hz İbrahim’den kalma bir gündür ve İslam’dan önce Araplar da bu günü kutsal sayıp kendilerine göre o günde ibadet etmekte idiler. ( İbn-i Cevzi, el-Vefa, I/173)

Hz. Peygamber Efendimizi (s.a.v.) günlük siyasete göre ibadet uydurmakla suçlayan oryantalistler, Hıristiyan ve Yahudilerin kestiklerinin yenilmesi ve kadınları ile evlenilmesine izin verilmesi konusunda ne diyeceklerdir acaba? Tevhit prensibine uygun olan davranışlar İslam’da aynen yer almış, önceki dinlerde var diye körü körüne muhalefet edilerek atılmamışlardır.

Kısaca İbrahim’in tevhid dininden kalan hususlar benimsenmiş, şirke ait hususlar ise kaldırılmıştır. ( G. Tümer, A. Küçük, Dinler tarihi, S.31, William C. Tremmel, Religion What is it?, S. 23 )

Oryantalistlerin din, tarih, kültür düşmanlığıyla yazıp iftiralarla doldurdukları objektiflikten ve ilmi tutumdan uzak kitaplarında, çifte standart kullanmakta, adalet ve tarafsızlık ilkelerine uymayan fikirler üretilmektedir. Bir kitabın içindeki bir rivayeti ve o eserin sahibini işlerine geldiği için göklere çıkartırken yine aynı yazarın aynı kitabının aynı sayfasındaki karşı bir rivayet ya da delili işlerine gelmediği için görmemezlikten gelmektedirler. Aynı şeyi ateistler de yapmaktadırlar. Mesela Turan Dursun, Suyuti’nin el-Itkan fi Ulum’l-Kuran isimli eserin işine gelen yerinden alıntı yaparken, başka yerlerdeki birçok iddiasına cevap veren aynı kitaptaki başka rivayetleri göz ardı etmiştir. Öyle ya, okuyucu nereden ulaşacaktır o eserlere?

Onlar kaynakları tahrif etmekte ya da buldukları malzemeyi çarpıtarak ve ön yargılı bir şekilde İslam’ı yıkmak insanlığın gözünde Hz. Peygamber Efendimizi küçültmek için kullanmak istemektedirler.

İslam ise insanlığın son şansıdır. Oryantalistler ise yaptıkları çalışma ve faaliyetlerle dünyayı bu ümitten yoksun bırakmaya çalışmakta, insanlığın İslam’ı ve Onun Peygamberini gerçek yönüyle tanımasına engel olmaya çalışmaktadırlar: “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Kafirle istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.”(Saff, 8 )